Evlerimizin Pencereleri Mi Kırıldı? (7)

Mahremiyet, mahrem kelimesinden gelmekte, mahrem ise Nişanyan sözlükte haram kökünden gelmekle beraber yasak, tabu, sıradışı gibi anlamları içermektedir. Yine İngilizce karşılığı olan privacy ise, geri kalanından ayrı, mahrum anlamlarına gelen latince privo, privatus kelimesinden türetilmiş ve birey veya grubun gizlilik ve kişiselliğini koruması dolayısı ile kamusal sınırların çizilmesi anlamlarını taşımaktadır. Mahremiyetin Tükenişi adlı kitabında Cihan Aktaş mahremiyeti, bireyin kendini tanıması, varlığını sürdürmesi, yeteneklerini geliştirebilmesi için gerekli asgari sınırların korunması olarak tanımlamıştır. David Vincent’a göre ise mahremiyet nasıl tanımlanırsa tanımlansın “çaba”, “tercih” ve “uzlaşı” kavramlarını içermektedir. Korunma konusunda bir çaba, bunun sonuçları konusunda bir tercih ve neyin özel neyin kamusal olduğu konusunda toplumsal bir uzlaşı.

Mahremiyetin bir hak olarak tanınması ise genellikle modern dönemle ilişkilendirilir. Ancak çok daha öncesinde toplumlarda aile ve özel yaşamın gizliliğine ilişkin talepler ve yargılamalar mevcuttur. Örneğin Hammurabi kanunlarında “Bir hırsız duvar delerek bir eve girmişse, o deliğin önünde ölümle cezalandırılır ve gömülür.” hükmü mevcuttur. Yine Robert F. Murphy’nin “Sosyal Mesafe ve Peçe” isimli makalesinde Kuzey Afrika’nın ilkel Tuareg kabilesinin erkeklerinin yüzlerini peçe ile örtmesini örnek göstererek bunun bireyin peçe ile sosyal etkileşimin tehlikelerinden korunarak etkileşimde bulunmasını yani mahremiyetini korumasını sağladığını ifade ederek bunu Hollywood yıldızlarının sokakta bere ve koyu renkli güneş gözlüğü ile dolaşmalarına benzetmiştir.

David Vincent’ın “Mahremiyet” isimli kitabında ilgili mahkeme arşivlerinden alıntıladığı, 1341 yılında Londra mahkemelerinde Isabel Luther’in komşularına karşı açtığı dava bu husustaki kayıtlı ilk vakadır. Bu davada Isabel, komşusu John Trappe’nin pencerelerinden bazılarının kırık olduğunu, bu pencerelerden kendisinin bahçesini görebildiğini, evini çevreleyen duvarların 4 metre 88 santimetreden yüksek olmadığını ve kendisinin evini gözetlemeye müsait olduğunu iddia etmiş ve kazandığı dava sonucu mahkeme John Trappe’ye 40 gün içerisinde ilgili problemleri çözmesi yönünde bir karar vermiştir. Kurumsallaşmış bir hak olarak görülmeden önce dahi mahkemelerden talep edilen mahremiyet günümüzde ne durumda? Yoksa kırık pencereyle yaşamaya alıştık mı?

İslam toplumlarında da çok daha önce mahremiyet genellikle toplumsal hayata katılım, kadın-erkek ilişkisi, örtünme gibi farklı alanlarda incelenmiş ve bu konudaki ayetlerle mahremiyetin bir hak olarak görülmesi Batı’dan çok daha eski diyebiliriz. Toplumsal yaşamda var olabilmek için kadın ve erkeğe örtünme emirlerine uymayı temel şart kabul etmiş ve kurallara uygun şekilde kadın ve erkeğin toplumsal yaşama katılmasını teşvik etmiştir. Ancak sonraki dönemlerde fitne söylemi üzerine temellenen bir yaklaşımla mahremiyet kadınlar için yerini mahrumiyete bırakmıştır.

Örtünme ve beden mahremiyetinin yanında, konut mahremiyeti de ayetle korunmuştur. Bunun yanında gizlilikle alakalı sırrın ifşasının, kişilerin özel hayatlarını merak etmenin, dedikodu yapmanın, gösterişin ve iftira atmanın yasaklanması gibi kurallarda mahremiyet kavramı içerisinde değerlendirilebilecek hak ve yükümlülükler İslam hukuk düzeninde yerini almıştır.

Mahremiyetin Batı’da bir hak olarak nitelenmesi ise genellikle daha çok müdahale ile karşılaştığı kentleşme, kitle iletişim araçları ve tren gibi toplu taşıma araçlarının ortaya çıktığı 1800’lerin sonu ile 1900’lerin başlarında görülmektedir. Bu dönemde mimari yapı mahremiyete uygun hale getirilmeye başlanmış, İngilizce’de oturma odası, yemek odası, salon gibi kelimeler kullanıma girmiştir. Amerika’da da 1890 yılında Samuel Warren ve Louis Brandeis’in “Gizlilik Hakkı” adlı makalesi yayınlanmış ve bu çalışmada “Siyasi, sosyal ve ekonomik gelişimi” ve “yalnız bırakılma hakkını” tanıyan, mevcut kanunların bireyin mahremiyetini korumak için bir imkan sağladığını ve bu imkanın niteliğini ve kapsamını açıklamaya çalıştıklarını iddia etmişlerdir. Kişi hakkında mevcut davaları, kişinin düşüncelerini, duygularını ve duygularının başkalarıyla paylaşılma derecesini, aile yaşantısı ve evinin daha genel bir gizlilik hakkı altında korunabileceğini ve bunun kişinin dokunulmazlığı konusunda elzem olduğunu açıklamışlardır. Bunlardan yarım yüzyıl kadar sonra ise 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi , 1950’de de İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi imzalanmış ve herkesin özel yaşamı, aile yaşamı, konutu ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkı tanınmıştır.

Önceki İçerikBir Kurum, Ahlakın Öznesi veya Sosyal Sorumlu Olabilir Mi?
Sonraki İçerikKamusal ve Özel Alan Ayrımı Nedir? (8)
Liseye başlayana kadar yaşamım Kocaeli’de geçti. Sonrasında liseyi Bursa’da Işıklar Askeri Lisesi’nde, üniversiteyi ise İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladım. Bir süre uluslararası ticaret, şirketler ve enerji hukuku alanlarında çalıştıktan sonra Marmara Üniversitesi AB Enstitüsü AB Hukuku Yüksek Lisans programından mezun oldum ve tezim ‘Türk ve AB Hukukunda Acentenin Denkleştirme İstemi’ ismiyle kitaplaştı. Yenilenebilir enerji projelerinin hukuki süreçlerinde ve şirketlerin kişisel verilerin korunması kanununa uyum süreçlerinde onlarca proje yürüttüm. Bir süredir Özyeğin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde "Enerji ve Regülasyon", "Yenilenebilir Enerji Hukuku", "Şirketler ve Kurumsal Sosyal Sorumluluk" ve "Uluslararası Çevre Hukuku" derslerinin yürütücülüğünü üstleniyorum. Şimdi ise çalıştığım ve ilgili olduğum alanlarla ilgili bir blog tutmaya başladım. Yazılarla ilgili eleştiri, yorum ve sorularınız için mehmet@legelaw.com adresi üzerinden iletişime geçebiliriz.