İklim Değişikliği Dünyanın Adalet Sınavı Mı?

İklim değişikliği kimilerine göre en büyük piyasa başarısızlığı veya teknik bir sorun, kimilerine göre söylenti, kimilerine göre ise bir adalet problemi. İklim değişikliğinin altında yatan küresel ısınma, kürenin bir tarafının neden olduğu diğer tarafının ise sonuçlarıyla yüzleştiği küresel bir adalet sorunu gibi görünüyor.

Avrupa, Kuzey Amerika veya Çin üretim sektörlerinin kazanımları ve yarattığı gelişimle hizmet sektörlerine yönelmişken, küresel ısınma ve iklim değişikliğiyle mücadeleye liderlik etmekten, karbon salınımını azaltmak için sözler vermekten geri durmuyorlar. Peki Hindistan’da muson yağmurlarının değişiminden etkilenen ve artan sel baskınlarından etkilenen köylüler, pasifikte yükselen deniz seviyesi nedeniyle evleri sular altında kalan ve içilebilir suları okyanus suyuyla karıştığı için temiz suya erişimi olmayan ada halkları, Sudan’da su ve gıdaya erişimi olmayan insanların göç etme talepleri ve çıkan iç savaşlarda ölen insanlar, Latin Amerika’da arazileri çölleşen çiftçiler, onları karbon emisyon oranlarını azaltmaya dair söz vermedikleri için suçlayabilir miyiz?

Bir de küresel ısınmaya karşı çözüm olarak sıklıkla dile getirdiğimiz yenilenebilir kaynaklardan biyoyakıtlara ve hidroelektrik santrallerine değinmenin faydalı olduğunu düşünüyorum. Araçlarımıza biyoyakıt aldığımızda kendimizi dünyayı kurtarmış gibi hissediyor olabiliriz ama aslında olan dünyadaki gıda erişebilirliği farkının açılması yalnızca. Hatta Latin Amerika’da bu gerçekliğe uygun şekilde bu yakıtlardan “agroyakıtlar” olarak bahsediliyor çünkü kalorisi yüksek mısır, soya fasülyesi gibi temel tarım mahsulleri yakıt amacıyla kullanılıyor. Bu bağlamda Meksika, Haiti, Tayland gibi ülkelerde doğrudan gıda yetersizliğine, diğer birçok ülkede ise yüzde 75’lere varan fiyat artışlarına neden olduğu Dünya Bankası raporlarında yer bulmuş durumda. Ayrıca hidroelektrik santralleri nedeniyle temiz su kaynaklarının kullanılamaz hale gelmesi, balıkçılığın önemli geçim kaynağı olduğu bölgelerde geçim sıkıntısı ve göçe sebebiyet vermesi, ekosistemin bozulması ve büyük çaplı barajların yarattığı su baskınları ve yüksek seviyeli karbon salınımı yine insanların yaşam alanlarına ve gıda erişimine ciddi etki eden hususlar. Bunun yanında sahipleri kürenin kuzeyinde, çalışma alanları ise kürenin güneyinde olan cıva sızıntılı altın madenleri, açık ocak kömür madenleri, ormansızlaşmaya neden olan tek tip tarım pratikleri, elektronik atık depoları ve daha niceleri.

Avrupa Yeşil Mutabakatı ile yeniden gündem olan temiz ve güvenilir enerji, temiz ve makul fiyatlı ulaşım, enerji verimli binalar, sağlıklı ve erişilebilir gıda sistemi yine kürenin kuzeyinde ses getirirken orada doğan şirketler büyüme hedeflerini tutturabilmek adına güneyde daha pervasız olabiliyorlar. Ayrıca ekonomik büyüme ve teknolojik gelişimin etkileri kuzeyde kendini göstererek kuzeyi daha yaşanılabilir kılıyor. Güney yarım küre ise daha çok kirletilmeye, doğal kaynaklarının sömürülmesine, atık ithaline ve oradaki insanların yaşam koşullarını daha da zorlaştırmaya devam ediyor. Bu durum mekânsal eşitsizliği derinleştirerek dezavantajlı olanların yaşam alanlarını belirgin bir şekilde yok olmaya zorluyor. Burada gözde kavramımız olan sürdürülebilirliğe de değinmek isterim, neyin sürdürülmesinden bahsediyoruz. Eğer dünyanınsa bir yarısını diğerinden bağımsız düşünmenin bir faydası olacağını sanmıyorum. Bütününün sürdürülebilmesinden bahsediyorsak sera gazı salınımının azaltılması için özel sektörü tek kurtarıcı olarak görmekten vazgeçmek, emisyon ticareti ile eşitsizliği desteklememek, atıklara dair düzenlemeleri olmayan ülkelere atık ihraç ederek orada yakılmasına seyirci kalmamak, gözden ırak olan bölgelerde yapılan doğal kaynak ve insan sömürüsüne ses çıkarmak, küresel şirketleri bu konuda kendi ülkelerinde davrandığı gibi davranmaya zorlamak ve büyüme hedeflerinin komikliğiyle yüzleşip tüm dünyada uygulanabilir ve adil yaşanabilirlik endeksleri oluşturmak önceliklerimizden birkaçı olabilir.

Sorunların çözümünü özel sektörden bekleyebilir miyiz sorusunu cevaplamaya çalışırken yazdığım yazıda, bu husustaki birçok görüşe yer vermiştim. Ama sosyal sorumlu şirketlerle ilgili ilk akademik çalışmalardan birini yapan Milton Friedman’ı anmanın tam da burada yerinde olacağını düşünüyorum. 13 Eylül 1970 tarihli The New York Times yazısında, şirketlerin sosyal sorumluluğunun karını arttırmak ve ortaklarını memnun etmek olduğunu, bunun dışında sorumlulukları yüklemenin şirketleri başarısızlığa iteceğini söylüyordu. Burada tespit edilen, bir olması gerekenden çok, olan gibi geliyor bana. Sürdürülebilirlik ve sosyal sorumlulukla ilgili atılan özel sektör adımları ise pazarlama ve halkla ilişkiler faaliyeti kapsamından pek de ileri gidemiyor ne yazık ki. Bu hususta olması gereken sorumluluklar sanırım etik kurallarla değil, zorunlu regülasyonlarla geldiğinde olumlu bir etki doğuracak.

Devletlere değinecek olursak, öncelikle iklim değişikliği ile mücadele konusunda Birleşmiş Milletler İklim Değişikliğiyle Mücadele Çerçeve Sözleşmesini (UNFCCC) imzaladılar. Sözleşmede sorumluluklara dair iki farklı ek ülke listesi bulunmakla beraber bir listede bulunan devletlerin diğerinden iklim değişikliğine dair tarihsel sorumluluklarının daha fazla olduğunu kabul etmişlerse de, sözleşmeye aykırı davrananlara dair mekanizmanın nasıl işleyeceği halen bir soru işaretidir. Sonrasında imzalanan Kyoto Protokolü de farklı sorumluluk aşamaları ve tarihsel sınırlar öngörmesi nedeniyle eleştirilerle karşılaşmış ve sonrasında Paris Sözleşmesi imzalanmıştır. Burada özel durumların dikkate alınacağı belirtilmekle farklı sorumluluk sınırları çizilmemiş, tazmin ve aykırılığa dair bir mekanizma öngörülmemiştir. Ayrıca sözleşmenin bazı hükümleri tavsiye niteliğinden ileri gitmemektedir. Tüm bu nedenlerle de Paris sözleşmesini imzalayan ülkeler için heyecan duyma naifliğinin ötesinde bu küresel adaletsizliğe dair adaletsizliğin farkındalığıyla yaptırım gücü olan, nedenleri engelleyici ve sonuçları da etkilenen halkların lehine çözen yeni bir mekanizma zorunluluğu önümüzde duruyor sanırım.

Önceki İçerikAvrupa Birliği’nin Kişisel Verilerin Korunmasına Bakışı Nasıl? (13)
Sonraki İçerikVeri Korumada Temel İlkeler Nelerdir? (14)
Liseye başlayana kadar yaşamım Kocaeli’de geçti. Sonrasında liseyi Bursa’da Işıklar Askeri Lisesi’nde, üniversiteyi ise İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladım. Bir süre uluslararası ticaret, şirketler ve enerji hukuku alanlarında çalıştıktan sonra Marmara Üniversitesi AB Enstitüsü AB Hukuku Yüksek Lisans programından mezun oldum ve tezim ‘Türk ve AB Hukukunda Acentenin Denkleştirme İstemi’ ismiyle kitaplaştı. Yenilenebilir enerji projelerinin hukuki süreçlerinde ve şirketlerin kişisel verilerin korunması kanununa uyum süreçlerinde onlarca proje yürüttüm. Bir süredir Özyeğin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde "Enerji ve Regülasyon", "Yenilenebilir Enerji Hukuku" ve "Uluslararası Çevre Hukuku" derslerinin yürütücülüğünü üstleniyorum. Şimdi ise çalıştığım ve ilgili olduğum alanlarla ilgili bir blog tutmaya başladım. Yazılarla ilgili eleştiri, yorum ve sorularınız için mehmet@legelaw.com adresi üzerinden iletişime geçebiliriz.